Bu iki cümle arasındaki farkı bir düşünün:
Yaptığım iş dolayısıyla ülke ülke gezebiliyorum.
Yaptığım işte o kadar az fırsat var ki işssiz kalmamak için bir iki senede bir ülke değiştirmem gerekiyor.
İkisi de aynı hayatı anlatıyor. Biri prestij kokuyor, diğeri belirsizlik. Biri bir elitler kulübüne ait olma hissi veriyor, diğeri ise geleceksizlik ve kaygı.
Ben bu hayatı on yılı aşkın süredir yaşıyorum. Osmanlı tarihi üzerine araştırma yapan bir tarihçiyim. Doktora ve postdoc pozisyonları sayesinde Türkiye’den Kanada’ya, Almanya’dan Japonya’ya, Fransa’dan Yunanistan’a uzanan bir hayat çizgim oldu. Bu satırları yazarken, bir sonraki sözleşmemin nerede olacağını bilmiyorum. Bavulumun köşesinde üç farklı ülkeden elektrik priz adaptörleri duruyor.
Bir Entel Olmanın Dayanılmaz Işıltısı
Uluslararası bir araştırmacı olmak kulağa harika geliyor. Farklı ülkelerde yaşamak, yeni diller öğrenmek, bambaşka kültürlerde araştırma yapmak… Bir hafta Osaka’daki üniversitenin penceresinden bahçedeki kiraz ağaçlarını izliyorsunuz; ertesi hafta Atina’da sıcaktan yanarken, şehrin en afilli mahallelerinden birindeki köklü bir kurumun düzenlediği konferansta sunum yapıyorsunuz.
İnsan bazen kendi listesini söylemeye çekiniyor: Kaç ülkede yaşadın? Kaç şehirde çalıştın? Bir vesileyle adım attığım ülkelerin listesi çok daha uzun. Ama işin en heyecan verici tarafı, bu yerlerin hiçbirinde bir turist olarak bulunmamış olmak. Gittiğim her şehir, en az bir yıl kalınmış, gündelik hayatın içine girilmiş bir yer oldu. Sık sık modern bir Ibn Battuta olduğumu düşünüyorum. Belki gittiğim ülkelerde kadılık vazifesi verilmiyor, krallarla ve imparatorlarla yanyana gelemiyorum ve kimse bana fil hediye etmiyor ama en azından kendi mesleğimle dünyayı gezerken ekmeğimi kazanıyorum.
Bu durum size tuhaf bir elitlik hissi veriyor. Turistler şehrin meydanını, şehrin en ünlü müzesini görüp dönüyor; siz ise aynı meydandan her sabah işe giderken geçiyorsunuz. Airbnb’lerin şehri yerliler için yaşanmaz hale getirdiğinden dert yanılırken, “ben onlardan değilim, ben burada çalışıyorum” diyebiliyorsunuz. Yerel halkın gittiği marketten alışveriş yapıyor, dil kursuna yazılıp sokağa çıkıp pratik yapıyorsunuz. Kendinizi bir yerli gibi hissedemiyorsunuz belki, yerliler de sizi hiç bir zaman öyle görmüyorlar zaten ama ülkenin içine, çok daha derinlerine girmiş olmanın zevkini tadıyorsunuz. Çoğu durumda maaşınız da bulunduğunuz ülkenin kurumları tarafından verildiği için herhangi başka bir çalışan gibi görüyorsunuz kendinizi. Ben çoğu zaman kendi kendime “En azından dışarıdan yüzbinlerce dolar getirenler gibi buraya zarar vermiyorum” diyorum mesela.
Ve bütün bunları yaparken sevdiğiniz işe devam ediyorsunuz. Bir postdoc, normalde kapısından bile bakamayacağınız kurumların kapısını size açıyor: prestijli üniversiteler, seçkin kütüphaneler, davetli olduğunuz konferanslar, tanıştığınız entelektüeller… Ülkelerin kültürel vitrinine değil, arka odalarına girebiliyorsunuz. Bir ülkenin doktora yapmış insanlarıyla takılıyor olmak, onlarla tartışmak, fikir alışverişi yapmak çok eğlenceli. Bir o kadar da korkutucu! Almanya’da AfD destekleyen doktoralılar var mesela…
Entelektüel olmak da elitlik hissini güçlendiriyor. Dünyayı, insanları ve ülkeleri “tanıdığınızı” hissediyorsunuz. Yalnızca turistik imajları değil, yerel tartışmaları, siyasi atmosferi, akademik camianın kendi iç hiyerarşilerini, sokakların ritmini… Bir süre sonra şehirler ve ülkeler size harita üzerindeki noktalar olarak değil, ilişkiler, yüzler, anılar ve bağlamlar olarak görünmeye başlıyor. Bu bir tür entel pasaportu: girdiğiniz her ortamda “ben bu dili az çok konuşuyorum” ya da “burada şu semtte kalmıştım” diyebilmenin pasaportu. Ben Almanya’da yükselen sağ deyince yüzler görüyorum artık, bir çok anı çıkarabiliyorum cebimden. Yunanistan’ın ekonomik durumu deyince sokaklarda yatan insanlar görüyorum. Japonya’ya başlayan turizm akımının yarattığı tepkiler denince bir çok insanla yaptığım konuşmaları hatırlıyorum.
Ve işte bu, insanın kimliğinin bir parçasına dönüşüyor. Yalnızca bir meslek değil, bir aidiyet ve biraz da bir kibir biçimi. Ama düşününce hepsi de atıl, havada kalıyor. Bir insan her yere ait olamayacağına göre, hiç bir yere ait olamıyor en sonunda.
Ben Bir İşsiz Miyim Acaba?
Akademi, uluslararası hareketliliği bir başarı ölçütü olarak sunuyor. CV’nizde üç, dört, beş farklı ülke olması bir “artı puan”. Ama gerçekte, bu hareketlilik çoğu zaman sizin özgürce aldığınız bir karar değil; sistemin dayattığı bir zorunluluk. Postdoc pozisyonlarının sayısı artıyor, ancak kalıcı kadrolar artık kalmadı. Böylece “uluslararası olmak” ile “kalıcı iş bulamamak” arasındaki çizgi giderek bulanıklaşıyor. Ve uluslararası olmak bir işsiz olma biçimi olarak yaşanıyor. Ben her sene üç beş farklı başvuru yapıyorum, bazen bunların hepsi başka ülkelerde oluyor. Şu ana kadar yaptığım başvurularda kabul oranım olsa olsa yüzde on beştir.
Bir noktadan sonra, hareketlilik bir kariyer stratejisinden çok, hayatta kalma taktiğine dönüşüyor. Şu an Japonya’da çalışıyorum. Buraya gelmeden önce yaptığım başvurular arasında kabul aldığım tek yer Japonya’ydı. Japonya’ya gitmek için yanıp tutuşsam da bu bir mecburiyetti benim için. Başka başvurularımdan olumlu sonuçlar çıksaydı muhtemelen gelmeyecektim bile! Her yeni ülke, yeniden kurulan bir hayat demek: öncelikle vize almak, ev bulmak, banka hesabı açmak, oturum izni almak, gündelik rutini baştan yaratmak… Arkadaşlıklarınız coğrafyalar arasında dağılıyor, ilişkiniz mesafeyle sınanıyor, ailevi bağlar seyrekleşiyor. Fiziksel olarak dünyaya yayılıyorsunuz ama duygusal olarak merkezsizleşiyorsunuz. Ve eğer uluslararası olmaktan hoşlanıyorsanız ve elinizde bir Türk pasaportu varsa bir şeyi fark ediyorsunuz: Kabul almadığınız anda kapılar kapanacak ve muhtemelen bir konferansa gitmek bile neredeyse imkansız hale gelecek!
Ve bütün bunların arka planında, hiç bitmeyen bir gelecek kaygısı var. Sözleşmeniz biter bitmez yeni bir pozisyon bulmak zorundasınız. Her başvuru haftalarca süren hazırlık, yazışma, referans mektupları, proje taslakları demek — ve çoğu zaman olumsuz bir cevap almak. Bir noktadan sonra, sadece işinizi değil, yaşamınızı da bir proje gibi sürekli yeniden yazmanız gerekiyor. Bu, tükenmişliği artırıyor; öyle ki bulunduğunuz yerden çok, bir sonraki yerin hazırlığına odaklanmaya başlıyorsunuz. Tipik bir tek senelik postdoc şöyle bir plan takip ediyor: Yerleşmek ve bürokratik işlemleri halletmek, bir önceki postdoc projesinin işlerini bitirmek, bir sonraki iş için başvurular ve projeler yazmak ve gitmeye hazırlanmak.
Kapılar Kapanıyor mu?
Uluslararası araştırmacı olmak, dışarıdan bakıldığında bir ayrıcalık hikâyesi. Pasaport damgaları, prestijli kurumlar, başka şehirlerdeki dostluklar… İçeriden yaşandığında ise çoğu zaman bitmeyen bir bekleyiş, sürekli taşınma, ertelenmiş planlar ve geçici adresler.
Bu hayat bana dünyayı gösterdi, ama aynı zamanda hiçbir yere tam olarak ait olamayacağımı da öğretti. Akademi, “uluslararası deneyim”i bir meziyet olarak sunuyor, oysa çoğu zaman bu deneyim, kalıcı bir yer bulamamanın kibarca söylenmiş hâli. Bilgi paylaşımı, network genişletme ve farklı araştırma kültürlerinden faydalanma sözleri altında çok daha soğuk bir gerçeklik var: Hiç değişmeyen ve her şeye sirayet eden bir geçicilik.
Bütün bu zorluklara rağmen, bu hayatın bana sağladığı ayrıcalıkların farkındayım. Alanımda araştırma yapmaya devam edebilmek, dünyanın farklı yerlerinde yaşamak ve üretimimi sürdürebilmek, birçok meslektaşımın sahip olamadığı bir şans. Türkiye’deki düşük maaşlar, siyasi baskılar, kadro güvencesizliği ve akademik hiyerarşiler düşünüldüğünde, bu hareketli ve belirsiz hayat hâlâ tercih edilebilir geliyor. Ama şunu da biliyorum: Her ülkenin kendi “dokunulmaz” grupları, akademik klikleri ve görünmez baskı mekanizmaları var. Her ülkenin konuşulamazları ve başa bela getirecek noktaları var. Özellikle de akademide hiyerarşiler çok katı şekilde işletiliyor ve genç insanları sömürmeye yönelik çalışıyor.
Belki de hepsinden daha korkutucu olan şey şu: Mevcut küresel siyasi ortam, vizelerden araştırma fonlarına, ifade özgürlüğünden akademik işbirliklerine kadar pek çok alanda sınırları yeniden sertleştiriyor. Savaşlar, yükselen milliyetçilik, göçmen karşıtı politikalar… Bunlar, bugün zor ama mümkün olan bu hayatı, yarın imkânsız hale getirebilir.
Düşünüyorum da bütün bunlar bittiğinde belki de akademide kalıcı bir yerim olmayacak. Ama bu gezginlik, bana dünyayı başka hiçbir işin veremeyeceği kadar derin bir yerden tanıttı.
